Tür : Dram, Fantastik, Romantik
Yönetmen : David Fincher
Yıl : 2008
Ülke : ABD
Oyuncular
Brad Pitt
Cate Blanchett
Taraji P.Henson
Elle Fanning
Elias Koteas
Julia Ormond
Tilda Swinton
Jason Flemyng
Merakla beklediğim 6 Şubat’ta gösterime giren Benjamin Button’u hemen gittim ve izledim. Filmin hikayesini Eric Roth ve Robin Swicord yazmış. Yapımcılığını ise; Kathleen Kennedy, Frank Marshall ve Cean Chaffin üstlenmiş.81. kez dağıtılacak olan Oscar’a 13 dalda aday olan film; en iyi film, en iyi yönetmen dahil toplam beş dalda Altın Küreye de aday gösterilmişti. Brad Pitt bu filmle ilk kez en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterildi.
Gelelim filmin konusuna; herhalde az çok herkes film hakkında bir şeyler duymuştur. Açıkçası, ben de izlemeden önce filmin konusunu biliyordum, fakat pek bir şey canlandıramamıştım gözümde. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşta oğlunu kaybeden kör bir saatçi tren garına asılması için; zamanı geriye döndürmek ve kaybettiklerimizi geri getirmek adına bir saat yapar. Saat tersten işlemeye başlar ve hayatı da tersten işleyecek olan Benjamin 1918 yılında, New Orleans’ta Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği gece mucize bir şekilde doğar. Doğumu esnasında annesi ölür ve Benjamin’i gören babası dehşete düşer. Çünkü elinde yeni doğmuş ama 80 yaşları görünümünde bir bebek vardır. Ondan kurtulmak ister ve bebeği huzur evi olan Nolan Evi’nin önüne bırakır. Çocuğu olmayan ve orayı işleten Queenie, Benjamin’i alarak onu büyütmeye ve ona annelik etmeye karar verir. Benjamin’in tuhaf hikayesi de doğduğu bu gece başlar. Gün geçtikçe öleceğini düşündüğü bebeği iyileşmeye ve gençleşmeye başlar. 7 yaşında fakat yaşlı bir adam görüntüsünde olan Benjamin orada yaşayan yaşlı bir kadının torunu olan Daisy ile tanışır ve onun güzelliği karşısında büyülenir. Daisy bu yaşlı adamın içinde yatan çocuğu keşfeder fakat birlikte oynayamayacak kadar farklı fizyolojik sorunları vardır. Yıllar geçtikçe Benjamin’in kaldığı huzur evindeki yaşlılar bir bir ölmeye başlar ve Benjamin de gençleşmeye. Huzur evinden ayrılan Benjamin, kendisi için tersine akıp giden bu hayatın içinde farklı arayışlar içine girer. Bir kaptanın yanında çalışmaya başlayarak denizci olur ve bu kaptan, Benjamin’in hayatta yaşayabileceği diğer zevklerle de tanışmasını sağlar. Kadınları ilk genelevde tanıyan Benjamin, aşkı ise bir otelin lobisinde tanıştığı, diplomat eşi Elizabeth Abbott’la tadar. Hayat Benjamin için tersine akıp giderken, o da hayata tutunmaya çalışır. Yıllar geçer, kader Daisy ve Benjamin’i aynı yaşlarda New York’da bir araya getirir. Aralarında birbirlerini ilk gördükleri andan beri başlayan bu garip etki büyük bir aşka dönüşür ve kendilerini bekleyen olayları düşünmeden aşklarını yaşamaya başlarlar.
Filmin devamını da sinemada izlemenizi tavsiye ederim. Konusunu biliyorum, artık zevk almam izlemekten demeyin, çünkü izledikçe; hayatta bazı şeylerin ne kadar doğru olduğunu, doğru başlayıp doğru bittiğini anlıyorsunuz. Düşünsenize eğer hayatı gerçekten öyle yaşamamız gerekseydi, bu ne kadar berbat bir şey olurdu. Her şeyin zamanında yaşanması gerektiğini ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığını anlayıp bir kez daha görmek için güzel bir film bence.